Milli Mücadele Karşıtları - 1 Google

Sponsor Reklamlar

“Mütareke basını” sözü, özellikle son yıllarda çok sık kullanılmaya başlanılmıştır. Bu deyim, kısaca, Millî Mücadele tarihimizde yaşanmış bir kısım basının ihanet tavrına verilen addır!

30 Kasım 1918’de Mondros Mütareke (ateşkes) Antlaşması imzalandıktan sonra girilen süreçte, Türkiye’de kişiler ve kuruluşlar, dayandıkları ve bulundukları tarafları açıkça tayin etmişlerdir. Bu belirginleşme sonucunda, bir kısım yazar ve düşünürler, Millî Mücadeleyi (Milliyetçileri/Ulusalcıları) tutarken, diğer bir kısım yazarlar ise, Millî Mücadele aleyhine tavır alarak, işgalci emperyalist devletlerle aynı bakış açısını ve onların menfaatlerini savunmuşlardır. İşgalci devletlere karşı konulmamasını, onların isteklerine uyulmasını, hatta Yunan işgaline bile onları büyük devletler gönderdiği için karşı çıkılmamasını istemişler ve zehirli yayınları ile halkı bu yönde ikna etmeye çalışmışlardır!

Bu bakımdan, Mütareke basını, işbirlikçidir, yaranmacıdır, millî hareket ve tepkilere düşmandır! Mütareke Basını, emperyalizme karşı direniş ve direnişçilere kötü gözle bakmış; onları adeta emperyalistlere ihbar etmiştir! Bu sebeple Mütareke basını sömürge zihniyetlidir!

Buna karşılık; 1919 ve 1920’lerde, “Sivas” ve “Ankara” demek, emperyalizme bir karşı duruş demektir!.. Bağımsızlık ve kurtuluş kavgası demektir!.. Haysiyet ve şeref mücadelesidir!.. Bu kapsamda, Heyet-i Temsiliye bir hareket noktası, Millî Meclis ise Türk’ün yeniden dirildiği bir devrim yuvasıdır!..

İşte bu millîci ve anti emperyalist, bağımsızlıkçı mücadelenin karşısında yer alan basın, tarihimizde “Mütareke Basını” adıyla yer almıştır!

Millî Mücadele’nin karşısında olan basın, Alemdar, Peyam, Sabah, Peyam-ı Sabah, Köylü, Ferda gibi gazetelerdir.

 

Bu tavrın içinde yer alan yazarlar, Ali Kemâl, Refî Cevat, Refik Halit gibi kişilerdir. Kezâ Ahmet Emin (Yalman) gibi yazarlar da sürekli olarak manda taraftarlığını ve bunun yararlarını savunmuşlardır.

Yine bazı parti ve dernek gibi kuruluşlar da Millî Mücadele aleyhine ve işgalci devletler lehine yayınlar yapmışlardır! Meselâ Teâlî İslâm Derneği, yayınladığı bildiriler ile Millî Mücadeleyi ihanet gibi gösterip, İngilizlere teslim olunmasını telkin etmişlerdir!

Ayrıca, bu Mütareke basını mensupları, aynı zamanda diğer bazı basın mensuplarını da yanlarına alıp Wilson İlkeleri Derneği, İngiliz Severler Derneği gibi dernekler kurarak, Amerika ve İngiltere mandası için faaliyette bulunmuşlar ve  Amerika ile İngiltere’den açıkça manda ve himaye istemişlerdir.

Aşağıda, bu tavırları savunan bazı kişilerin yazıp söylediklerinden bazıları, geleceğe ders olması bakımından birer tarihî belge olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Yazıların kolay anlaşılması için esası bozmadan bazı kelimeler sadeleştirilmiştir.  Bilge Orhunlu

 

Ali Kemal

 

Millî Mücadeleye olan düşmanlığından dolayı Türk Tarihi’nde “Mütareke Basını” deyiminin sembolü olmuş bir kişidir.

“Biz bu müthiş yangından bir şey koparabilmek, hiç olmazsa millî birliğimizi temin eylemek için İngiltere’ye dayanmamız, İngiliz mandaterliğini talep eylememiz elzemdir. Zira bu müşkül dakikalarımızda, on yıldan beri geçirdiğimiz elim ve feci tecrübelerden sonra bu uzak görüşlülüğü gösteremez isek emin olmalıyız ki, bu savaştan koca bir devlet yerine serseri bir aşiret, bir hanlık halinde çıkabileceğimiz ve devletimizin, vatanımızın, milletimizin kesin olarak parçalanmasına şahit olacağız.

Türkiye’yi bugünkü korkunç durumundan en az bir zararla kurtarabilecek bir devlet varsa ancak İngiltere olabilir, fakat İngiltere’nin bu fedakârlığı seçmesi için Türkiye’nin o yanlış yollara bir daha düşmeyeceğine, o türedilerin bir daha atlarını oynatmak için bu topraklarda müsait bir zemin bulamayacaklarına inanmaları lâzımdır.

Bundan ötürü, bu kanaati onlara telkin etmek, Türklerin (bundan sonra) o serserilerin tahrikatına kapılarak felâket ve musibetlerimizi hazırlayan o bilinen maceralara atılmayacaklarına inandırmak için idari işlerimizin düzenlenme ve ıslahını İngilizlere vermeleri, başka deyişle kısa bir zaman için İngilizlerin siyasî değil, fakat idarî velayetlerini kabul eylemekle mümkündür.

Bu sayede İngilizler zabıtamızı, adliyemizi, maliyemizi, bayındırlığımızı düzenleyecekler ve Türkler de geleceğin kaygısından uzak kalarak yaratılıştan gelen ve kalıtımsal meziyetlerini, yeteneklerini geliştirmeye muvaffak olacaklardır.” (7 Ağustos 1919, Sabah) (1)

“Kuyucu Murat Paşa, Celâlîlere nasıl muamele etmişse, Kuvayı Milliye’ye de öyle muamele edilmelidir. Maiyetindekilerin yakında, zorba yamağı Cafer Tayyar şaklabanını, elini kolunu bağlayıp Hükümete teslim etmesi beklenir. Saltanata bağlı halim selim Anadolu halkı da Mustafa Kemâl şakisine haddini bildirecek.” (20 Nisan 1920, Peyamı Sabah) (2)

“Padişahımızdan adalet bekleriz. Bu canilerin cezası çabuk ve şiddetli verilmelidir.” (29 Nisan 1920, Peyamı Sabah) (3)

“Hükümet önce, Anadolu’nun henüz istilaya uğramayan yerlerini Mustafa Kemâl’lerden, Ali Fuat’lardan, o ipsiz sapsız, akılsız, fikirsiz zorbalardan, canilerden  temizlemelidir.” (5 Ağustos 1920, Peyamı Sabah) (4)

“Büyük Millet Meclisi üyeleri figürandır, kukladır. Bunların bu millete, Anadolu Türküyle ne irfanca, ne nesilce, ne fikirce, ne yazıca ilgileri yoktur ki başka türlü bağları olsun. Bir ne idüğü belirsiz hizip, haricen ve dahilen dilediğini yapıyor.” (1 Eylül 1920, Peyamı Sabah) (5)

“Ankara’nın, bu hoppaların derdiyle yine fırsatı kaçırdık. Bu idrakte, bu irfanda, bu kıratta adamlar böyle bir hükümeti değil, ufak bir aşireti bile yönetemezler.” (13 Şubat 1921, Peyamı Sabah) (6)

“Hiddet ve şiddet, şarlatanlık ve şaklabanlık para etmez. Ankara’yı büyük devletlere kabul ettirebilmek için ordularımızı Viyana kapılarına kadar sevk etmek icap etmez mi? Savaş olmazsa Ankara kahramanları yaşayamazlar, küflenirler, sönerler. Savaştan vazgeçmek lâzımdır.” (23 Kasım 1921, Peyamı Sabah) (7)

“Teşkilatı Esasiye Kanunu’na dair Ankara’da cereyan eden görüşmeleri hayretle, üzüntüyle, hatta dehşetle okuyoruz. Zavallı Anadolu ne ellere düştü. Yunan’a ve başka düşmana hacet yok. Bu kuru kafalar yeterli. Onlar, Yunan’ı Afyon’a kadar getirmekten başka biş iş yapmadı.” (11 Aralık 1921, Peyamı Sabah) (8)

“Bu devletin çöküşünü durdurmak için yine Saltanat’a ve Hilâfet’e bel bağlamalıyız.” (13 Aralık 1921, Peyamı Sabah) (9)

“Bu milletin mukadderatı, ihtiraslı ve fırsatçı başıbozukların elinden bir an önce alınmazsa devletin başına en büyük müsibet gelebilir.” (16 Nisan 1922, Peyamı Sabah) (10)

“Bugün aynı halde, aynı mevkideyiz. İzmir felâketi zuhur ettiği zaman merkezî hükümetin akıllı ve uyanık siyasetini iptal ederek Anadolu’da Kuvayı Milliye’yi kuranların, bu devlet ve milleti alışıldığı gibi her bakış açısından ne felâkete sevk ettiklerini biz muhalifler ta başlangıçtan tereddütsüz, pervasız söyledik… Her gün lâhana yapraklarında buram buram gelişen bu çirkin isnadatı daha ziyade tarife hacet görmüyoruz. Baldıranları, ısırganları andıran o kaba çiçekleri basınımızda görmeyen kaldı mı ki?” (20 Temmuz 1922, Peyamı Sabah) (11)

“Ankara’nın direnme siyaseti, bizi götüre götüre bir berzaha düşürdü. Millet için bıçak kemiğe dayandı. Müttefiklerin yeni bir kararlarına karşı gelmek yerine yakınlık göstermek lazımdır.” (1 Temmuz 1922, Peyamı Sabah) (12)

“Üç yıldan beri Ankara İtilaf Devletlerine karşı böbürlenme tavrı takındı. Halbuki millî haklarımızın kazanılması için en emin ve en kestirme yol bu devletlerin Doğu siyasetlerini, siyasetimize rehber yapmak, genel menfaatimizi onlarınkiyle uzlaştırmaktı.” (3 Ağustos 1922, Peyamı Sabah)
(13)

“Büyük Millet Meclisi, millî hakimiyeti temsil edemez. Millî hakimiyeti ancak Hilafet ve Saltanat temsil edebilir. Ankara’daki şımarık herifler, artık durunuz. Haddinizi biliniz. Şarlatanlık elverdi. Hokkabazlık yeter!” (18 Ağustos 1922, Peyamı Sabah) (14)


Ve Ali Kemâl’in son yazısı, Peyam-ı Sabah’ta 10 Eylül 1922’de yayınlanan “Gayelerimiz Birdi ve Birdir” başlığıyla çıkan yazı olur. Bu yazıda, hem zafere sevindiğini belirtir hem de hâlâ aynı görüşte olduğunu ifade eder. Fakat ertesi gün (11 Eylül 1922’de) gazeteden atılır. Gazetenin sahibi Mihran Efendi, gazetenin adından Peyam adını çıkartarak tekrar Sabah yapar. Ali Kemâl’i attıktan sonra 13 Eylül 1922 sayılı nüshasında Mustafa Kemâl’e “Başkumandanımız” der ve ağız değiştirerek Ankara yanında yayın yapar. 15 Eylül’den itibaren Sabah adıyla yayın yapmaya başlar. Mihran Efendi, başına bir iş gelmesinden korkar ve her şeyini satarak Avrupa’ya kaçar. Ali Kemâl ise Eylül 1922’de berberde yakalanır ve İzmit’e götürülür. Orada öldürülür.
Bilge Orhunlu

Refi Cevat (Ulunay)


1890 yılında Şam’da doğmuştur. Önce İttihatçı karşıtlığı, Mütareke döneminde ise Millî Mücadele düşmanlığı yapmıştır. İngilizcidir. 150’liklerdendir. Sürgün döneminin çoğu Paris’te geçmiştir. 1938 yılındaki afla Türkiye’ye dönmüş ve Yeni Sabah ile Milliyet gazetelerinde çalışmış, 1968 yılında ölmüştür.

“Siyasette hangi yol? İngiltere’nin eğilim duyduğu taraf şimdiye kadar siyasetin hiçbir safhasında hiç iflas etmemiştir, edemez. Menfaatimizi, İngiltere’nin müttefikleriyle bize açacakları ana siyasette görüyoruz.” (6 Ocak 1919, Alemdar) (15)

Ermeni tehciri bahanesiyle yapılan tutuklamalar sırasında insanlıktan çıkmış bir nefreti dışa vurarak şöyle yazar:

“Sehpalar bu adamlara lâyık değildir. Koparılması lâzım gelen bu kafalar kütükler üzerinde kesilip günlerce ibret taşında kalmalı.” (12 Mart 1919, Alemdar) (16)

“Tutuklamalar gözümüzü doyurmadı. Daha çok şiddet! Daha çok şiddet! Daha çok şiddet!” (13 Mart 1919, Alemdar) (17)

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal bey hakkında ise nefretini şu sözlerle kusar:

“Özellikle dünya kamuoyunun aleyhimizde ciltler dolusu eserler yazmasına sebep olan katletme davaları hiç şüphesizdir ki, dünya kamuoyunu lehimize çevirecek edecek  ve bundan bütün millet ve vatan yararlanmış olacaktır.” (11 Nisan 1919, Sabah) (18)

“O (Kemal Bey) bir kol idi. Şeriatın kuvvetli satırı, insanlık için zararlı bir unsur olan bu kolu kopardı. Sıra onu düşünen dimağlardadır. Bu kafalar, taşın altında ezilmeli, onlar nasıl milletin kadınlarını dul bıraktılarsa kendi kadınları da dul kalmalı…” (12 Nisan 1919, Alemdar) (19)

“Onun cenazesi, dört hamal ile mezarına gönderilmeliydi.” (15 Nisan 1919, Alemdar) (20)

Diğerleri gibi Refi Cevat da İngilizciliğini açıkça yazar:

“İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak. İngiliz mandası için İstanbul’da 24 saat içinde 40 bin imza toplandı.” (21 Nisan 1919, Alemdar) (21)

“Biraz nur, biraz hayat: Elde kuvvet olmadıktan sonra ‘son neferimize kadar hayatımızı feda ederiz’ demek faydasızdır. Şimdiye kadar çok öldük. Artık ölmeyeceğiz. Acele yardıma ihtiyacımız var. İngiltere uzanacağımız dost eli tutacaktır. Son kozumuzu ortaya fırlatıyoruz. Bizi takviye etmesini istediğimiz İngiltere’nin Doğu ile, özellikle memleketimizle büyük bir ilgisi vardır.” (22 Mayıs 1919, Alemdar) (22)

“Yegâne dostumuz olan İngiltere, bugün de bizi şu durumdan kurtaracak yegâne kurtarıcımız olabilir. Öncelikle tamamiyet ve bağımsızlık, ondan sonra İngiltere’den himaye ve yardım talebi…” (30 Mayıs 1919, Alemdar) (23)

“Türkiye’nin yabancı bir devlete dayanması şarttır. Bu devlet İngiltere’den başkası olamaz. İslâm dininin anahtarını İngiltere’nin güvenilir eline teslim etmekte, İslâm âlemi için hiçbir tehlike yoktur. Soruyoruz: Geç kalmıyor muyuz?..” (14 Temmuz 1919, Alemdar) (24)

“Manda ister himaye, ister vesayet anlamında alınsın bağımsızlıkla bağdaşamaz, sözleri karşısında hayrete düştük. Bir millet güvendiği bütün şahsiyetleri iktidara getirdiği halde yararlanamazsa, geleceğimizin malî buhranını gidermeye çare yoksa, bir memlekette kuvvet, para olmazsa ne yapar? Başka bir çare varsa ayıp değil ya, öğrenmek istiyoruz. Bunlar lâfı güzaftır. Bu devlet yaşamak için İngiltere vesayetini kabul etmelidir.” (19 Ağustos 1919,Alemdar) (25)

“Biz de bağımsızlık fikrine şiddetle bağlıyız. Bağımsızlığımızı sağlayabilmek için de kuvvetli bir devletin gözetimine muhtacız. O devlet ki İngiltere’dir, İngiltere olması lazım gelir. Bizi elimizden tutmalı. Elimizde kalan kısımları korumak için tecrübeli bir hocaya ihtiyacımız var. Bağımsızlık diye bağıranlar kötü niyetlidir.” (31 Ağustos 1919, Alemdar) (26)

“İngiltere bizi bizden daha iyi düşünüyor.” (1 Eylül 1919, Alemdar) (27)

“Anadolu’dakiler ne istiyor? Tekrar savaş mı edelim? Unsurlar arasına nifak mı sokalım? Milleti soyup soğana mı çevirelim? Bilfarz Rauf Bey, hangi hakla vatanperverlikten bahsedebilir? Bunlar milleti kırdırmak istiyor.” (27 Eylül 1919, Alemdar) (28)

“Mustafa Kemâl Paşa’nın zor kullanacağına ihtimal verilmez. Fakat işin içinde deliler var.  Millî Harekâtı çığırından çıkarıyorlar. Bu harekete ne olursa olsun birkaç yüz kişi sallandırılmazsa, bir hayli adam tutuklanmazsa, kızgın saç üzerinde çıplak ayakla dans ettirilmek filan gibi eğlenceleri olmazsa ondan ne anlaşılır. Bundan Mustafa Kemâl Paşa’nın bilgisi olmadığına inanıyoruz. Çünkü Mustafa Kemâl Paşa’yı deliler arasına yakışmayacak bir zihniyette gördük. Fakat Kuvayi Milliye’nin yaptığı yolsuzluklar bizce gerçektir…” (26 Ekim 1919, Alemdar) (29)

“Daha ne bekliyoruz? İngiltere’nin yönetimini, adaletini sevmekle vatanımın menfaatini sevmiş ve gözetmiş oluyorum.” (1 Aralık 1919, Alemdar) (30)

“Kuvayi Milliye, yılanın zehirini kertenkeleden alması gibi kuvvetini İttihat ve Terakkiden aldığı için, Kuvayı Milliye olmazdı. İttihat ve Terakki’nin yeni şekli olan Kuvayı Milliye, ancak mazlum kanı ile sıcaklık hasıl edebilir. On yıldır top tüfek sesinden kulakları rahatsızlanmamış, adeta kanıksamışlar olacak ki, Kuvayı Milliyeyi kurarak işkencelerini, tekrar bu mazlum millete musallat ettiler. Bu fikre muhalif olanlar vatansız sayıldılar….” (4 Mart 1920, Alemdar) (31)

“Azimli bir hükümet, temiz bir elle Kuvayı Milliye adı altına sığınan bu haydutların kafasına neden bir yumruk indirmiyor?” (16 Mart 1920, Alemdar) (32)

“Nereye Gidiyoruz?
Zavallı memleketimizin felâketi son derekesini buldu…..Anadolu’da Celâlîler gibi türeyen sergerdeler kuvveti zavallı milleti kana ve ateşe boğuyor…. İtilaf Devletleri hükümetin bu canilere karşı eli bağlı durmasını zayıflık ve acizlik değil, belki fikren o kuvvetlerle ortak bulunmasına bağladıklarını kabul etmelidir ki bunun en ağır ve en yaman cezalarını da yine bu kötü talihli millet çekmektedir.” (20 Mart 1920, Alemdar) (33)

“Kendilerine haksız yere Kuvayı Milliye adını veren, yıllardan beri kanlı pençeleri altında inlettikleri zavallı milletin sakin adını bu son cinayet isteklerinin tatminine âlet etmekten de çekinmeyenlere karşı bütün milletin birleşik sinesinden kopan lânet ve nefret sesine en yiğitçe tercüman olanların başında hiç şüphesiz tarih, Ahmet Aznavur adını kaydedecektir…. Ahmet Aznavur bey, millî olmayan kuvvetlere karşı savaşı genişletmiş ve önemli başarılar kazanmıştır.” (22 Mart 1920, Alemdar) (34)

Anadolu Harekâtını tutan gazetelere çatarak; “Ukala dümbelekleri. Çeteye mensup gazeteler… Zorla değil ya bu memleket İttihatçıları ve İttihatçıların parmaklarını sokarak lekeledikleri Kuvayı Milliye’yi istemiyor. Onların kafalarına vurmak lazımdır. Bu memleket inşallah onların kafalarına adalet kazmasının inmesini yakında görecektir.” (22 Mart 1920, Alemdar) (35)

Anadolu Harekâtını tutan gazetelere çatarak; “Yılan Hışırtısı… Gizlendikleri kovuklardan gözlerini parıldatan yılanlar, nihayet dün dillerini çıkardılar. Bu zehirli yaratıkların kafaları ezilmeli. Bunu Hükümet’in dikkatine sunuyoruz.” (13 Nisan 1920, Alemdar) (36)

“Hükümet’in icraatından memnunuz ve bununla öğünüyoruz. O ne maskaralıktı yarabbi? Kuvayı Milliye adı altında hareket eden eşkıya, İstanbul’da bir şube açmak ihtiyacı duymuş olacak ki, mebus namıyla şuradan buradan birkaç kişiyi Fındıklı Sayı’na göndermişti. Bunlar mebus değil, çetenin yardakçılarıydı. Mustafa Kemâl emrediyor, onlar da ötüyorlardı.” (15 Nisan 1920, Alemdar) (37)

“Kesinlikle anlaşılmıştır ki, Kuvayı Milliye, zehrini İttihat ve Terakki’den alıyor. Zaten böyle olduğunu, takip edilen hatt-ı hareket ispat eylemiştir. Ankara’ya toplananlar hemen hemen genellikle İttihat ve Terakki ile önceden beri uzaktan yakından temas etmiş adamlardır.” (17 Haziran 1920, Alemdar) (38)  Bilge Orhunlu

Refik Halit (Karay)

Roman‘; mso-ansi-language: TR; mso-fareast-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA;”>
İttihatçı karşıtı ve koyu bir Hürriyet ve İtilaf taraftarıdır. Hürriyet ve İtilaf partizanlığı ile Millî Mücadele düşmanlığı yapmıştır. İngilizcidir. 150’liklerdendir. Sürgün döneminde Halep yakınlarındaki Cuniye kasabasında yaşamıştır. 1938’deki aftan sonra Türkiye’ye gelmiş ve Tan gazetesi ile diğer bazı gazete ve dergilerde çalışmıştır. 1965 yılında ölmüştür.

“Bizim için tutulacak yegâne kurtuluş yolu Mütarekeden sonra, hemen İngiltere devletiyle beraber yürümek için siyasî girişimde bulunmaktı. Bunu nedense yapamadık. Memleketin zırlak, çatlak, hımhım bir sesi, bir İttihatçı sesi vardı ki, bütün serap olan ümitlerden sonra hâlâ bu devletin yarını ile uğraşıyor, hâlâ burnunu her şeye sokuyordu…..

Ve özellikle Amerika’nın hayâlî mandasıyla bir hayli vakit kaybettik….. O zaman hükümet doğrudan doğruya İngiltere politikasını takip eylemiş, İngiltere’nin yardımını talep ve emin etmiş olsaydı, yine vakit kazanmış, boş yere lâfı güzaf ile kendimize fena partiler çıkartmış olmayacaktık. İttihatçı gazetelerin büyük bir kısmı da doğrudan doğruya “bağımsızlık” diye bağırıyorlardı. Asıl savunulan nokta “bağımsızlık” değil, İttihatçıların gerçek mahiyetini bilen İngilizlerden uzak kalmaktı…..

Bağımsızlığa bütün kuvvetimizle taraftarız. Fakat bunu yalnız başımıza devam ettiremeyecek bir durumdayız. Mütarekeden sonra doğrudan doğruya İngiltere’ye meyletmiş bulunsaydık, o zaman ortada iyi niyetimiz söz konusu olacak, bu zavallı milletin zorla İttihatçıların eliyle felâkete sürüklenmekten artık bıkmış, usanmış olduğunu medenî âleme açıkça söylemiş bulunacaktık. Bizim için milletlerarası bir yönetim felâkettir. Türkiye veyahut İstanbul milletlerarası bir yönetim ile gitgide Girit’e benzer. Bunu dilemeyiz. Çünkü şimdiye kadar mütereddit bir hareket tarzı takip eylemenin cezasını görüyoruz…..

Bundan ötürü bizim için yapılacak şey, bir tek devletin siyasî beraberliğidir. O devlet de İngiltere’den başkası olamaz, olamaz, olamaz.” (9 Ocak 1920, Alemdar) (39)

“Bunlar Onlar Değil mi?
Kimdir bu millet kurtarıcısı ki, arkadaşları gibi ihtilâl ve isyan silâhı ile kanunları parçalamış, iradeleri yırtmış, pazu zoruyla meydana çıkmış, gururlu ve emredici, “Türk’ü kurtaracağım” diye haykırıyor? Şu Vatan ve Millet menfaatine aykırı olarak girilen savaşta, bugün kurtaracağını iddia ettiği neslin yarısını keşke o zaman Enver’in emri atında, Almanların maiyetinde akılsızca ve müsrifçe harcayıp tüketmeseydi! Kimdir şu hatip ki kürsüden halka “sizi kurtaracağız” diye bağırıyor? Onlar bizim bildiklerimiz değil mi? Millî tüccar olup kanımızı fahişelere emdiren külhanbeyler, çeteler yapıp tabanımızı satırdan geçirten başıbozuklar, ceplerindeki altınlarını namus ve ırza tecavüz için destekleyen uşaklar, damatlar asan, Padişahlar süren nüfuzlu kimseler bunlar değil mi? Artık size kimse ne Osmanlı tahtı, ne de Osmanlı ülkesinin geri kalan kısmını emniyet edebilir?..” (16 Ocak 1920, Alemdar) (40)

“Bizim bağımsızlığımız.
…Durumun lehimize tecellisinden bahsettiği sırada bunun başlıca sebebini “Harekâtı Milliye” olmak üzere ima etmek istiyor. Pek de açıkça ısrar edilmeyen bu imaya ne yalan söyleyeyim epeyce güldük. Hâlâ idrak etmek istemiyorlardı ki, “Harekâtı Milliye” namı altında döndürülen bütün o karışık dolapların maksat ve gayesini artık bilmeyen, anlamayan kalmadı. Neler yapıldığını ve yapılmakta olduğunu da artık kör gördü, sağır işitti.”   (20 Ocak 1920, Alemdar) (41)

“Bir zaman Rumeli’de ‘Süngü’ler, ‘Top’lar çıkaran İttihat ve Terakki şimdi de Anadolu’da ‘İzmir’e Doğru’, ‘Müdafaa-i Milliye’ler çıkarıyor. ‘Süngü’, ‘Top’ ne derdi? Bugün ‘İzmir’e Doğru’, ‘Müdafaa-i Milliye’ ne derse onu derdi: Küfür, iftira, meydan okuma, savaş ve hile teranesi… Efendiler, ‘Süngü’ ve ‘Top’ Rumeli’ye hayır getirmemişti. Korkuyoruz ki aynı tezvirler, aynı meydan okuyucular ve aynı aptallıklarla dolu bugünkü ‘İzmir’e Doğru’lar, Müdafaa-i Milliye’ler de sevgili Anadolu’muza felâketler getirmesin?” (30 Ocak 1920,Alemdar) (42)

Refik Halit, 2 Şubat 1920 tarihli yazısında; İstanbul’da toplanan Meclis’e, Anadolu’dan seçilen mebusları şöyle aşağılamaya çalışır:

“Topuna Hoş Amedi.
Merhaba Sivas kuzuları, Ankara keçileri ağıla mı geldiniz? İttihat sürüsünden yeni çobanbaşı, millet paşası mı sizi seçip ayırdı? Tüylerinizi kabartıp, boynuzlarınızı varaklayıp, sırtınızı kınalayıp bize sizi o mu hediye gönderdi? Boynunuzdaki tasmayı da o mu taktı? Kösemendiniz kimdir? Sivas’ın şu Karakeçisi mi? Yoksa Karaman “kahraman” kuzusu mu? Niye Koç Ankara’da kaldı? Âdeti uzaktan mı toslamaktır?…” (2 Şubat 1920, Alemdar) (43)

“Yeni Bir Yavru Daha.
Bereketi bol olsun, başımıza bir Millî daha çıktı, geceler bir Millî daha doğurdu. Millet anamız yine varlığını gösterdi. Ortaya bir Millî yavru daha attı: “Millî Misak”… Aman Allahım! Söylenmesi ne güç, ne çirkin, ne gayrı millî bir kelime!… Galiba Millîler yarım düzineyi geçti….Millî Kongrenin ne fırıldak olduğunu seçimlerde öğrendik. Millî Blok da bir tür dalavere idi.…. Kısaca bu Millîlerin ne biçim marifetler olduğunu cümle âlem anladı, acaba “Millî Misak” nedir?” (2 Şubat 1920, Alemdar) (44)

“Kuvayı Milliye adı altında yaptıkları kötülükleri alkışlaya alkışlaya bu milletin başına bu felâketleri getirenleri asla unutmayınız…” (19 Mart 1920, Alemdar) (45)

“Genel savaşta cahilce hesaplarından başka bir şey göstermedikleri halde, mütarekeden sonra Zaloğlu Rüstem kesilen o serserilerde bir zerre namus ve haya olsa, bir zerre vatan muhabbeti bulunsa, sebebiyet verdikleri bu faciaya karşı beyinsiz kafalarını çoktan patlatırlar, uğursuz varlıklarına nihayet vererek kurban eyledikleri mağdur milletin içten gelen âlicenaplığına mazhar olurlardı.” (23 Mart 1920, Alemdar) (46)   

Bilge Orhunlu

Sizde Yorum Gönderin

Spam Protection by WP-SpamFree Plugin